BÜTÜN YAZILARIM, Güncel

Çelişkilerimiz

celiskilerimiz

Çoğu zaman yanlış olarak ikilem yerine kullanılır çelişki. Sınavda iki şık arasında tercih yapmakta zorlanır, ikilemde kalırız ama çelişkide kaldığımızı söyleriz. Oysa ki çelişki o sınavın sonucunda bir beklentisi olmadığı halde sınava girmektir. Ya da sonucu hayatî önem arz eden bir sınava çalışmamaktır. Yani birbirine zıt iki durumun bir arada bulunması.

Muhtemelen çok eski dönemlerden beri yaşanmaktadır ki; atalarımız da perhiz-lahana turşusu, ayran-taht-ı revan gibi materyallerle konunun önemine parmak basan ata sözleri üretip bize bırakmışlardır.

Hayatımızda sık sık çelişkiye düştüğümüz durumlar vardır. Ben de bu durumların bir kaç tanesi hakkında biraz fikir jimnastiği yapmak istiyorum. Bakalım mevzu nereye varacak?

Yaptığımız bazı şeyleri dışarıdan görebilsek, sanıyorum kendimize çeki düzen verir bundan vaz geçerdik. Çünkü böyle çelişkili durumlar insanı öyle komik durumlara düşürmektedir ki, kimse bu durumu kendine yakıştırmaz.

Örnek olarak bazı namazlarımızdan başlayabiliriz.

Bazen yanımızda bizi gören biri varken namazımızda tadil-i erkân’a çok dikkat ediyoruz da evde, işyerinde, mescitte namaz kılarken yalnız isek o kadar özen göstermeyebiliyoruz. Harala gürele kılıp çıkabiliyoruz. Amiyane tabirle şişiriyoruz.

Çelişki bunun neresinde mi?

Eğer namazı kullar için kılıyorsak, yalnızken hiç kılmamamız gerekirdi. Eğer kılıyorsak, Allah için kılıyoruz demektir ki o halde yalnızken de tadil-i erkân’a uygun şekilde kılmamız gerekirdi.

Ama bazen bu iki şıkkın arasında üçüncü bir şık olarak biz bu çelişkili vaziyeti gösteririz.

Peki neden?

Çünkü insanda iki kuvvetli etken var. Nefis ve vicdan.

Nefis namaz kılmamak için türlü bahaneler uydurup, huzur-u İlahîye çıkmaya mani olma savaşı verirken, vicdan dizgininden tutup seccadeye getirir insanı.

Tabii ki nefis pes etmez. Peygamber Efendimiz’in (S.A.V.) “en büyük hırsızlık” olarak tarif ettiği, “namazdan çalma” tuzağına düşürür bizi.

Ve maalesef kıldığımız namaz, vicdandan çok nefsi memnun eder.

Hiç kılmamış olmamak da vicdana verilen bir teselli ödülü veya bir sus payıdır. Bu sus paylarının birikmesi ile vicdan susmaya alıştırılırsa, artık meydan nefse kalır ve nefis istediği gibi at oynatır hayatımızda.

Başka bir örneği de tesettür konusunda müşahede ediyoruz.

Bir zaman bir yerde bir tesettür tarifi görmüştüm de çok hoşuma gitmişti:

TESETTÜR: “Geçerken bana bakma” demektir, “Bana bakmadan geçme” demek değil.

Ancak bildiğiniz gibi uygulama tariften biraz farklı. Hatta çelişki örnekleri, tarife uygun örnekler karşısında ezici farkla önde. Tesettürlü(!) bir ablamız yanındaki açık ablamızdan daha dikkat çekici şekilde giyinmiş olarak gezmekte.

Bir arkadaşımın bu konu ile ilgili bir tespitini de yeri gelmesi hasebiyle paylaşmak isterim.

Demişti ki sevgili kardeşim Ömer Faruk: Bunlar tesettürlü değil tereddütlü.

Evet dışarıdan görünüş öyle.

Başa sarılmış bir eşarp marifetiyle vicdana verilen sus payı (rüşvet diyeceğim de, bana yakışmayacak) ve vicdanı susturulmuş bünyede at koşturan nefis.

Düşünebiliyor musunuz, bunun neticesinde dilimize tesettür modası diye bir ifade yerleştirdiler. Bir birine taban tabana zıt iki kavram bir arada. Ramazan eğlencesi gibi.

Yeri gelmişken havsalama sığdırmakta çok ama çok zorlandığım bir sahneyi de paylaşacağım. Bu sahneyle, geçtiğimiz Ramazan ayında (2012), Fatih gibi mütedeyyin bir muhitte defaatle karşılaştım.

Maksadım safi zihinleri idlâl için batılı iyice tasvir etmek değil. Batıldaki çelişkiyi göstermek.

Hepinize soruyorum.

Yaz Ramazanında, öğle vakti otuz küsur derece sıcakta, orucun da etkisiyle millet son bahar yaprakları gibi kuruyup takır takır olmuşken açık alanda da masaları olan ve bu masalarda da yemek yenilebilen bir yerde, çarşaflı bir ablamız ne maksatla yemek yer?

Benim aklıma gelen bir kaç ihtimali yazayım, sizin aklınıza başka gelen olursa yazının altındaki yorumlarda belirtebilirsiniz.

  1. Ablamıza o gün oruç farz değildir. (Çelişki: Bu alenen ilan edilecek bir şey midir? Bu durumunu ilan etmesinin insanların gözünde getirisi nedir?)
  2. Ablamız kendisi oruçluyken karşısında oruç yiyenlerden intikam alma çabasındadır. (Çelişki: İntikam alma çabasında olduğu kişi oruçlu değildir ki. Yaptığıyla sadece oruçlulara zulmetmektedir.)
  3. Oruçlu Müslümanların sevabını arttırma gayretindedir. (Çelişki: Çelişki ötesi komik.)
  4. Çok acıkmıştır, başka da yemek yiyebileceği yer yoktur. (Çelişki: Bir çok çelişki sayılabilir. Ama bahsi geçen mekanın dahi kapalı bölümü olduğunu söylemek yeter.)

Çerçevenin içinde olan, resmi asla dışarıdakinin gördüğü gibi göremez. Biz fark etmesek de bu çelişkilerimiz bizi bazen komik duruma düşürür bazen suçlu. Bazen de son örnekteki gibi iğrenç.

Kılık kıyafetiyle veya toplum içinde kendine çizdiği portre ile İslâm’ı yaşadığını ilan eden kimselerin, İslam edep ve ahlâkına uymayan hareketleri de bunun üzücü örneklerindendir ve maalesef sadece kendilerine değil toplumda var olan İslam algısına da zarar vermektedir.

Her halde en büyük çelişkimiz de; önümüzde biri kısa biri sonsuz iki hayat varken ve sonsuz olan hayatın kalitesi kısa olan hayattaki çabalarla belirlenecekken, sonsuz olan hayatımızın kalitesini arttıracak yönde değil kısa olan hayatımızın kalitesini arttıracak yönde çabalayıp durmamızdır.

Böyle yapmamız dışarıdan bakıldığında ne kadar da…

3 Yorumlar
Paylaş
Etiketler: , ,

Muhiddin Yenigün

3 Yorumlar

  1. ender özden
    28 Mayıs, 2013 at 10:21 am

    selamun aleyküm,

    Öncelikle belirtmek isterim ki ben yorum kısmını daha ziyade ekstradan sorular için kullanıyorum, bu açıdan hakkını helal et abi. Bende kendimce kafamdaki çelişkilerden kurtulmaya çalışyorum.

    İnsan Namaz kılarken gerçektende bulunduğu duruma ve ortama göre tadil-i erkan da bazı değişiklikler yapıyor. Dilimiz her ne kadar inkar etmek istese de kalbimiz hadi ordan uyanık diyor.

    İnsan yanına biri geldiğinde, özellikle de sıfat, yaş, ilim ce büyük biri geldiğinde kendine bir çeki düzen verir ya (en azından vermesi gerekir), işte bu namaz esnasındaki çeki düzen acaba gelen zata hava amaçlımıdır, yoksa utanma duygusuyla mı alakalıdır?

    Tabi burada eses utanılması gerekenin “Allah” olduğunu unutmamak gerek ama nefsimizle savaşta acaba kenarından köşesinden ufak kıyaklar olmaz mı?

    İşin aslı korkuyoruz da, korktuğumuz kadar korktuklarımızla yüzleşemiyoruz galiba.

    Allaha emanet ol…….

    • muhiddin
      28 Mayıs, 2013 at 11:39 am

      Hayatta bazı şeyler siyah-beyaz, 0-1 gibidir. Arası yoktur. İman böyledir. Ya vardır ya yoktur. Biraz iman edilmez.
      Hayatta bazı şeyler de vardır ki grinin tonları, sıfırın virgülden sonraki basamakları gibi sayısız seviyeleri vardır. İmanın kalitesi de böyledir. Bu kalite ilimle, o ilme uygun amelle ve o ameli işlerken sahip olunan ihlasla arttırılır. Televizyonda maçı veya diziyi dinlerken namaz kılmaktan, iftitah tekbirini Kâbeyi görerek alacak, Allahuekber dediğinde içinde bulunduğu binayı bile vecd’e getirerek zangırdatacak halet-i ruhiyeye sahip olmak arasında çoook mertebeleri vardır. Bu nedenle “Eğer o namazsa benimki ne?” diyerek amelimizden soğumamamız gerekiyor. Bununla birlikte o namazları görüp grinin hangi tonunda olduğumuzu tespit etmeli, (buradan sonrası sana değil) nefsimizin, “İmam-ı Azam alimse ben de alimim, ben de onun kadar içtihat yaparım” ukalalığına müsaade etmemeliyiz.
      Nefisle savaşta senin tabirinle bir çok kıyak zaten yapılmış. Sana nefsi veren, onu yenebilmek için sana akıl, kalp, vicdan, korku ve ümit gibi bir sürü teçhizat vermiş. Yetmemiş hayat-ı kullanma kılavuzu vermiş. Yetmemiş bu kılavuzun hayata nasıl tatbik edileceğini uygulamalı olarak gösteren öğretmen vermiş… Bu kadar kıyağa rağmen hala nefsini yenemeyen adamı da, müsaadenle döverler 🙂

      • ender özden
        29 Mayıs, 2013 at 10:52 am

        eyvallah….

        bir ara tekbir kısmını okurken az daha diyecektim biz namaz mı kılıyoruz o zaman diye, cümlenin devamı imdada yetişti.

        kim istemez ki bir tekbirde değil binayı şehri sallamasın, ancak bunu mümkün kılmak her ne kadar insan elinde olsada hep bir bahane bir mazeret çıkartıyor nefis karşımıza…

        keşke dayak yemeye gidenlerden olmasak, ama en azından dayağa giderken bile, hani mahzun masum görünür ya evlatlarımız, çok kızsak elimizi kaldırmışken bile indirmeye merhametimiz izin vermez de affediverir üstüne birde canın sağolsun beeee deriz, umut ediyorum o mahsun çocuk gibi bizim de bazı yaptıklarımız rabbimizin şefkatine nail olurda o tokadı hiç yemeyiz.

        selam ve dua ile……….

Bu konuda sizin de söyleyecekleriniz ya da sormak istedikleriniz varsa aşağıya yazabilirsiniz (yayınlanacağını garanti etmiyorum):

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.